Köpekler, Kediler ve Ebedi Barış Üstüne...

by ADGB at/on 08:53
in


Bugün 20 Ağustos 2007 Pazartesi sabahı. Biraz haleti ruhiyemdem, biraz da havanın nemi yine yükselmiş rahatsız edici bir geceden sonra sabah 7.00 gibi kalkıp balkonda bir yandan bir şeyler okumaya çalışıyorum, bir yandan da çimenlerin üzerine uzanmış biri daha yavru dört köpeğin baygın yatışlarını seyrediyorum. Guguk kuşlarının sesleri huzur veriyor her şeye rağmen. Ağustos böceklerinin sesleri geliyor sabahın kasvetli nemiyle karışık şekilde.
Saat ilerlerken köpekler homurdanmaya başlıyor. Hamile gibi gözüken bir beyaz kedi temkinli ama aynı zamanda kendinden emin bir edayla, büyük bir olasılıkla annelik içgüdüsünün de verdiği cesaretle, köpeklerin önünden geçiyor. Cesaret, güven ama yine de köpeklerin de kendi alanlarını korumanın ötesinde bir yeltenme içinde olmamaları dinamik bir denge algısı uyandırıyor bende. Tabii her zaman küçük bir homurdanışla atlatılamıyor.

Bir süre sonra bizim blokla sol blok arasında çöp bidonlarının olduğu bölgeden bir ses duyuluyor, sanki çöpe bir şeyler atılıyor. Köpekler heyecanla hareketleniyor o yöne. Ümitli hoş bir koşuşturma içindeler. Ben de bir refleksle o yöne bakmaya başlıyorum ve “keşke çöpten bir şeyler çıksa” diye içimden geçiriyorum. Ne yazık ki, çöp bidonlarına yakın park etmiş bir aracın kapı sesinden başka bir şey yok ortada. Köpekler boş bir denemede bulunmuş oluyorlar ancak tümden anlamsız bir deneme sayılamaz. Sonuçta yaşamda kalışlarını büyük oranda bu çöplere borçlular - Yaşama azminin bütün izleri, canlıların geçirdiği deneyimle buluşup hayatta kalmaya çalışıyor. 22 Temmuz seçimleri, Irak, Filistin… aklıma düşüyor yine. Sabahın nemi iyiden iyiye artıyor ama aynı zamanda içinde yaşamı da barındırıyor. Yaşama hırsı ile iktidar hırsı arasında bir tercihte bulunulabilse, çok daha mutlu edici olacak. Sahi kaç tür hırs var?

Köpekler eski konumlarına, çimlerin üzerine geri dönüp yine altı katlı lojmanların balkonlarına bakmaya devam ediyorlar. Bütün beklentileri balkonlardan atılacak birkaç ekmek ve kemik kırıntısı. Umutla sabırla bekliyorlar. Saati belirsiz ama genelde sabah ve akşam saatlerine denk düşen balkon sefaları nasıl da mutlu ediyor onları. Ben onları yukarıdan sabahın kasveti içinde seyrederken onlar aslında bana yaşamlarının kaynağı gibi bakıyorlar. “Ne talihsiz bir ilişki” diye hayıflanıyorum, “birinin diğerine bağımlı olması bir yandan çok talihsiz bir ilişki, diğer yandan bir ilişki potansiyeli” diye geçiriyorum.

Nüfuz ve Nüfus Sorunu
A
ncak insanların köpeklere bağımlılığı azaldıkça, insanla köpek arasındaki ilişki, tek yönlü bir güç ilişkisine dönüşüyor. İnsanoğlu (kızı da dahil), gerek köpekleri, gerek diğer canlı ve varlıkları, gerekse kendi türdeşini dahi, onlara bağımlılığı azaldıkça daha hor kullanma ve tüm yaşamı tek taraflı olarak belirleme eğilimine giriyor. Paradoksal bir şekilde kendi nüfuz ve nüfusu artarken diğerlerini yok etme katsayısı yükseliyor.

Sabahın nemi ve kasveti içinde yine birbirine bağlı ama bağımlı olmayan iki soru takılıyor aklıma: Tümel bir ahlak ve ebedi bir barış olanaklı mı?

Tümel bir ahlak ve ebedi barış herkes için geçerli tek bir ana ilkeyle veya herbiri için geçerli çoklu hukukla sağlanabilir mi?

“Keşke olabilse!” diye geçiriyorum. Olabileceğine dair savlar da bulunuyor. Örneğin Kant. Örneğin Marx. Örneğin Elias. Türkiye’de Kantçı Ebedi Barış anlayışının dillendiricilerinden biri de hocam U. Nutku. “Keşke olabilse”.

Birleşik İnsanlık İnsanlığa, Ortak Akıl Akla Zarar Mı?
“Savaş rüzgarları hep esecek, barış zamanları hep kısa mı sürecek?” diye soruyor sayın hocam U. Nutku, Ç. Veysal’ın “Savaş Felsefesi”ne (Etik Yayınları, 2007) yazdığı önsözde. Sonra da “aktüel nitelikleri bakımından savaş ve barış tam olarak birbirinden ayrımlıdır” şeklinde yanıtlıyor. Ve “Kant’ın ebedi barış idesini yontup şekillendirmesi gibi -. Tarihin kamburu düzeltilebilir, dümdüz olmasa da”. “Destek noktası BİRLEŞİK İNSANLIK, kaldıraç ise EVRENSEL ADALETTİR” şeklinde devam ediyor. Bunun için
1. BM aracılığında “Dünyanın tüm gıda ve enerji kaynaklarının akılsal-insancıl kullanımı”,
2. Bir “dünya anayasası” ile “halklar hukukunun oluşturulması”,
3. “Devletlerin silahsızlandırılması” ile “Birleşik Dünya Askeri Gücü’nün oluşturulması”,
4. “Plastik sanatların ve edebiyatın önceliği”nde “Dünya eğitim birliğinin sağlanması”.
5. Tüm bunların olabilmesi için de, “idelerin somutlaşması”, dolayısıyla “Dünya barışı için” de “ ‘pasifizm’ kavramı yetmiyor”, “etkin barışçılık” gerekiyor diye ekliyor.

Sayın Nutku’nun özetlediğim, esasında Kant’a dayalı “Ebedi Barış” idesine ben de katılıyorum. Ancak böyle iyi bir ideal için önerilen yolların tehlikeli fikirleri içinde barındırdığı kanaatindeyim.

Yine kediler ve köpekler düşüyor aklıma. Saatle birlikte nemin sarkacı da ha bire yükseliyor. “Bunaltı”. Farklılık aramadan farklı olabilmek. Bir diğeriyle eşit saygınlıkta ama farklı. İlla da aynı çimlerin üstünde yatmamız gerekmiyor. Hele de Freud’un rahiple paşayı, komutanla İsa’yı, bir diğer deyişle “Herkesi bir ve eşit derecede seven adil ve birleşik baba” idolü, bu idolün faşizmin kaynağı olduğu yönündeki örnekleri düşüyor yine aklıma. Tüm bunlar sırf retorik olabilir. Ama bir nebze dahi geçerliği varsa, vay halimize.

Doğu’nun Zerdüşt’ü, Batının BM’si, insanlığın herkese eşit yakınlıktaki Tanrı veya Allah’ı bu illüzyona mı bağlı acaba. “İde” olarak güzel ama böyle “idelerin somutlaşması”nı isteyebilir miyiz acaba? Hele de somutlaşmış haliyle dinler ve/ya BM önümüzde durdukça (Hirş’in 1945’te belirttiği üzere, 1928 yılında dünyanın ekseriyeti “harbin bir siyaset aleti ve milletlerarası anlaşmazlıkların halli için bir vasıta olarak kullanılamayacağını” kabul etmişti ama II. Dünya Savaşı ve nice savaşı daha gördük ve bugün neredeyse bir savaş uygarlığı halindeyiz).

Kaldı ki iki ciddi soruyla daha yüzleşmemiz gerekiyor. Birincisi “hakkı” kim belirleyecek? Eğer “güçlüler belirleyecekse” bu nasıl bir hak olacak? Eğer zayıflar veya “ortak akıl” belirleyecekse, hem belirleyebilme olanağına, hem de uygulama olanağına nasıl kavuşacak? Araçları ne olacak?

İkinci soru ise, belki birinciden daha tehlikeli çünkü “içsel” bir paradoksa bağlı, “birleşik insanlık” fikrinin “büyük uzlaşıma” (büyük konsensusa) yol açmayacağını, aynı pozitivizm durumunda olduğu gibi “gücün hakikate” dönüşmeyeceğini (daha doğrusu gücün hakikati belirleyen temel ilke olmayacağını) kim ve ne garanti edebilecek? Gerçeği araştıran bir bilgiden, gerçeği kendisi kuran bir düşünceye geçişin (iktidar ve manipülasyonun) önüne nasıl geçilebilecek?

Kaldı ki üçüncü bir soru daha bulunuyor. Bu “birleşik insanlığın” ve “evrensel adaletin” işleyişini sağlamak üzere öngörülmüş ordunun (Birleşik Dünya Askeri Gücünün), yani aracın kendisinin, aynı devlette olduğu gibi, şiddetin tek meşru kullanıcısı olarak bütün gücü kendi eline geçirip kendi önceliklerini dayatmayacağını, yani “aracın amaçsallaşmayacağını” nasıl bilebilir, öngörsek bile nasıl sınırlandırabiliriz? - Zaten otokrasi, kendi yönetim anlayışını kendinden almasından kaynaklanmıyor mu? Zaten Kant da, Hobbes’u kabulle, insanlığın savaş eğiliminde olmasından ötürü devleti oluşturduğunu/ona boyun eğdiğini söylemiyor mu?

“Eğitim birliği” de, hem mevcut yapılanmayı meşrulaştırıcı, hem de tümden asimile edici bir araç haline dönüşebilir (ABD okullarında Irak’a demokrasi götürüldüğüne inanılıyor, Suudi Arabistan’da kadınların neden araç kullanmaması gerektiği okullarda anlatılıyor).

Diogenes’in Zenon ve Kant’a “Gölge etme, başka bir ihsan istemem” diye seslendiğini duyar gibi oluyorum. Daha doğrusu hükümrana “Bana veremeyeceğin şeyi benden isteme” diyor. Rousseau da katılıyor bu sese.

Evrensel Barış Evrensel İktidar İdesine Mi Dair?
S
ayın Nutku, 2006’da Eğitim Sen’in düzenlediği “Toplumsal Bir Sorun Olarak Şiddet” Sempozyumunda “Sil baştan kurulacak bir Birleşmiş Milletler Örgütü, asıl amacı olan, dünyanın tüm gıda, ham madde ve enerji kaynaklarının adil paylaşımını gerçekleştirmeye girişecektir. Güvenlik Konseyi ancak Dünyayı Silahsızlandırma Konseyi olarak anlam kazanır”. Yine bir başka yazısının başlığı ise “Yeni Yüzyılın Siyasal Çehresinin İlk Çizgileri: Kaygan Diplomasi, Kaypak İttifak ve Çapraz Savaş” idi. “Yüzyılın ikinci yarısında çehre değişmeye başladı; dolaylı, kapalı, çaprazlama hegemonya ilişkileri gelişti ve günümüzde bir iç tutarlılık, hatta bir istikrar kazandı”.

Nutku’nun yazılarında iki perspektif içiçe geçmiş bulunuyor: Birincisi somut realite alanına ilişkin daha gerçekçi çözümlemeler ve bunlara ilişkin kavramlaştırmalar. Örneğin “Kaygan Diplomasi, Kaypak İttifak ve Çapraz Savaş” gibi. İkinci boyut ise daha etik, daha umuda ilişkin beklenti ve öneriler. Örneğin “Dünyayı Silahsızlandırma Konseyi”, “Birleşik İnsanlık” veya “Dünya Eğitim Birliği” gibi.

Ama bu iki perspektif arasındaki bağ çok zayıf kaldığı gibi umutları da sevgi ve evrensel barışa ilişkin bulunuyor. Kendi söylemiyle “felsefece” olabilir bunlar ama yine de sürekli bir dayanışma arayışı, aynı zamanda bir bağlanma arayışını da içeriyor olabilir. “Evrensel adalet” veya “birleşik insanlık” gibi terimleştirmeler bu mahalde yorumlanabilir. Kocaeli’de 2007 Mayıs ayındaki sempozyumda da “şiddet”in karşıtının “barış” olarak önerilebileceğini belirtmişti (Hirş’e göre Kant da 1795’de yayınlanan eserinde aslında bir tür “Barış Antlaşması Tasarısı” geliştirmeye çalışıyordu).

Somutlanan süreçte, Nutku’nun kendi analizlerine de yansıdığı üzere, barış olanağı çok tartışmalı bulunuyor. Ancak daha köklü bir sorunla yüzleşmek durumundayız. “Barış” gerçekten şiddetin karşıtı mı? “Barış ve sevgi” gerçekten özgürleştirici mi? “Barış ve sevgi” gerçekten adalet sağlayıcı mı?

Barış, en yakın kavram olarak sevgi’ye yakın duruyor ve içsel anlamda bir diğeriyle ortaklaşma zorunluluğunu, bir “konsensus” (uzlaşım) arayışını içeriyor. Zaten Kant da “örgütlenmemiş” bir durumda “harp hali”nin geçerli olacağını ileri sürüyor. Ancak iktidar ve egemenlik ile ahlaki evrensellik arayışları da sevgi ve barışla bir kesişim içinde bulunuyor. Birbiriyle karşıt içeriklerde olabilirler ama tümü de “insanlığın yararı” iddiasını, “genel yarar” iddiasını taşıyor (din, totalitarizm, emperyalizm örneklerinde “genel zarar” da denebilir mi?). Evrensel barış, evrensel sevgiye dayandırılıyor: Herkesi bir ve aynı şekilde kucaklayan bir baba/ BM, AB veya başka bir evrensel örgüt (Acaba ensest yasağı da buradan mı geliyor?)

Ayrıca gerek egemenlik, gerek ahlak yine bir çelişkiyi kendi içinde barındırıyor: Ayrıştırma ve vicdan. Birincide (egemenlik durumunda) Wallerstein’a göre bugünkü kapitalizm ve emperyalizmin işleyişini sağlayıcı sürekli farklılaştırma mekanizması (eşitsiz ve eşitsiz oranda gelişim, eşitsiz ve asimetrik değişim olarak özetlenebilecek “yapısal bağımlılık” ve “yapısal heterojenite”) sonuçta bir diğerini kendine dönüştürememe “şansı” (negatif varoluş) da sağlıyor.

Yine ahlak ve vicdan, ancak “içsel”, ancak “öznel” bir yan içeriyorsa “ahlaklı” bir eyleme denk düşüyor. Bu anlamda çıkış idesinin tersi bir noktaya varıyor (iyilik paradoksal bir kavrama dönüşüyor –bir diğeri için ama öznel).

Bir başka deyişle evrensel barış, sevgi, adalet arayışları; aslında güç ve egemenlikle “içsel” bir ilişki içinde mi?

Acaba ideal, ideal kaldığı sürece olumlu bir işlevde bulunurken, pratiğe geçirilmeye kalkınca idealizmin aşkınlığı ve sapkınlığı, aynı pragma pratikte fayda sağlarken idealleştirildiğinde pragmatizmin düşkünlüğü ve sapkınlığı ile benzeşiyor mu? Nominalizmin, (yeni)pozitivizmin, (neo)liberalizminin “aşırı gerçek” düşkünlüğüne bağlı gerçekdışılığına düşmeden aynı zamanda birlikte olabilme ve farklı kalabilme, aynı zamanda çeşitli aidat ve farklılıkları birlikte yaşayabilme pratiğine ve/ya bilgeliğine ulaşılamaz mı? Bunun önündeki en tehlikeli idelerden biri de; iyi niyetlerini kabul etsek bile, acaba ortak akıl, birleşik insanlık ve birleşik ordu (somut örneği BM) arayışları mı? (Kant bile bu riski görüyor ve dil ve mezhep farklılıklarının evrensel egemenlik arayışlarını tabiat gereği sınırlandırmasına sığınıyordu).

Varoluş Hakkı ve Silahsızlandırma Hakkı Yetmez Mi?
“Ahlaki” derinliği tartışılabilir ancak “dayanışma” arayışı, “sevgi” arayışı potansiyel olarak egemenlik ve bağımlılık potansiyellerini içermiyor mu? Salt evlilik ve aile örnekleri bile bunun için yeterli örnekler oluşturmuyor mu? Daha makro düzeyde BM, AB ve Sovyetler deneyiminden dersler çıkarılamaz mı? (BM ve AB de daha fazla egemenlik ararken mevcudu da rahatsız ederek yakında Sovyet dağılışı gibi dağılma riski taşıyor). Kaldı ki Kant’ın ebedi barış veya dünya barışı fikri, Hirş’e göre, başlangıçta hep Müslümanlara (Müslüman Türklere) karşı bir proje olarak taraf bulmuştur (Haçlı seferleri de böyle bir birlik fikrine dayanıyordu, herhalde).

Acaba, çok derin ahlaki ilkeler aramadan varlığa ve varlığın onurlu varoluş hakkına saygı yetmez mi? Acaba “Dünya Askeri Gücü” oluşturma yerine daha kolay, ucuz ve risksiz bir yol olarak başta silahlanma olmak üzere insan ve çevre sağlığını tehdit eden her tür üretim ve araçların kullanımı yasaklanamaz mı? Bu minimum için ordular oluşturma yerine her bir kişi, grup ve kurum “mücadele hakkı sahibi” sayılamaz mı? Böylece yeniden iktidar ve egemenlik alanları önermeden ve yaratmadan, eğer doğrudan demokrasi aranıyorsa, temsili iktidar potansiyelleri yaratmadan silahsızlanma sağlanamaz mı? “Temsili demokrasi” kurulmadan, varlığımızı birilerine armağan etmeden, kendimizi veya bir diğerini, bireyi veya toplulukları kurbanlaştırmadan her bir insan ve/ya topluluk kendi kendine varolma hakkını sürdüremez mi?

Salt nominalizm, salt bireycilik değil; türdeşlik veya başka kategorik ortaklaşalıklar da, bunlara dayalı yaşama biçimleri de varoluş formlarını oluşturmuyor mu? Salt birey değil topluluklar da varoluş ve silahsızlandırma hakkına sahip olamaz mı?

Semiyotik bir soru daha takılıyor aklıma: Güç, kendi başına bir egemenlik göstergesi mi? Ya bilim, ateş ve enerji? İnanç mı daha tehlikeli yoksa tüm bu idelere inançsızlık mı? Negatif veya pozitif diyalektiğin ötesi, dışında kalabilmek, birbirini ve birliktelikleri de dışlamadan bağıntısızlık mümkün değil mi?

Kaldı ki, her bir kendinde-varlık alanının yaşama hakkı bir diğerine devredebiliyor mu? O durumda birinden biri veya ikisi birden başkalaşmıyor mu? Ebedi Barış ve evrenselcilik kendi idesinde, “dışta kalmayı ve dışta kalanı” yok etme potansiyeli de taşımıyor mu?
“Bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine”. Ve bazen de bohem (bağıntısız), hatta çelişik şekilde.
Prof. Dr. Adnan Gümüş
Ç.Ü. Eğitim Fak. Felsefe Bölümü


0 yorum:

Yorum Gönder


 
fineprint
(c) ADANA GENÇ DEMOKRASi BiRLiĞi · Using Blogger · Theme by EvanEckard · Blogger Template by Blogger FAQs and Mobi123